0212 572 50 53 - blthukuk@gmail.com

İş Mahkemelerinin Göre Alanı Ve Yargılama Usulü

İŞ MAHKEMELERİ*
İş mahkemelerinin görevli olduğu dava ve işler, 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 5. maddesinde düzenlenmiştir.

Görev başlığını taşıyan söz konusu madde aynen: Madde 5-(1) İş mahkemeleri; a) 5953 sayılı Kanuna tabi gazeteciler, 854 sayılı Kanuna tabi gemi adamları, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununa veya 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun İkinci Kısmının Altıncı Bölümünde düzenlenen hizmet sözleşmelerine tabi işçiler ile işveren veya işveren vekilleri arasında, iş ilişkisi nedeniyle sözleşmeden veya kanundan doğan her türlü hukuk uyuşmazlıklarına, b) İdari para cezalarına itirazlar ile 5510 sayılı Kanunun geçici 4’üncü maddesi kapsamındaki uyuşmazlıklar hariç olmak üzere Sosyal Güvenlik Kurumu veya Türkiye İş Kurumunun taraf olduğu iş ve sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklanan uyuşmazlıklara, c) Diğer kanunlarda iş mahkemelerinin görevli olduğu belirtilen uyuşmazlıklara, ilişkin dava ve işlere bakar.
Bu düzenlemeye göre iş mahkemelerinin görevli olduğu dava ve işlerin üç kaynağı vardır.
1) MADDEDE SAYILAN YASALARDA DÜZENLENEN HİZMET SÖZLEŞMESİNE TABİ OLARAK ÇALIŞAN İŞÇİLER İLE İŞVERENLER VEYA İŞVERENLER VEKİLLERİ ARASINDA İŞ İLİŞKİSİ NEDENİYLE SÖZLEŞMEDEN VEYA KANUNDAN DOĞAN HER TÜRLÜ HUKUK UYUŞMAZLIKLARDA GÖREVLİ MAHKEME İŞ MAHKEMELERİDİR.
Bu ihtimale göre İş Mahkemesinin görevli olabilmesi için uyuşmazlığın taraflarının işçi ve işveren veya işveren vekili olması, uyuşmazlığın iş sözleşmesinden veya maddede belirtilen kanunlardan kaynaklanması koşuldur.
4857 sayılı İş Kanunu'nun 2. maddesinde, bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişi işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişi ile tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlar işveren olarak tanımlanmıştır. Buna göre işçi ve işveren sıfatlarının aynı kişiden birleşmesi mümkün olmaz.
4857 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi uyarınca “İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir. Ücret, iş görme (emek) ve bağımlılık iş sözleşmesinin belirleyici unsurlarıdır.
İş sözleşmesini diğer iş görme sözleşmeleri olan eser ve vekalet sözleşmelerinden ayırt edici en önemli kıstas bağımlılık ilişkisidir. Her üç sözleşmede iş görme edimini yerine getirenin iş görülen kişiye (işveren-eser sahibi veya temsil edilen) karşı ekonomik bağlılığı vardır.
İş sözleşmesinde işçi, belirli veya belirsiz süreli olarak işveren için çalışır. Vekalette ise vekilin belli bir zamana bağlı olarak çalışması söz konusu değildir. Vekil kural olarak uzmanlığı bakımından iş sahibinin talimatları ile bağlı değildir.

İş sözleşmesinin varlığı, ücretin ödenmesini gerektirir. Oysa vekalet için ücret zorunlu bir unsur değildir. Vekalet sözleşmesine ilişkin hükümlerde, iş sözleşmesinin aksine sosyal nitelikte edimlere ve koruma yükümlülüklerine rastlanmaz. Bağımsız olarak iş gören, bu sebeple faaliyetini sürdüreceği zamanı belirlemede kısmen de olsa serbestliğe sahip olan, bütün zamanını tek bir müvekkile hasretmek zorunda olmayan vekil, farklı kişilerle ayrı vekalet sözleşmeleri yapabilmekte ve bu şekilde ekonomik olarak tek bir işveren bağlı olmaktan kurtulmaktadır.
İş sözleşmesini belirleyen kriter hukuki-kişisel bağımlılıktır. Gerçek anlamda hukuki bağımlılık, işçinin işin yürütümüne ve işyerindeki davranışlarına ilişkin talimatlara uyma yükümlülüğünü üstlenmesi ile doğar. İşçi edimini işverenin karar ve talimatları çerçevesinde yerine getirmektedir. İşçinin bu anlamda işveren karşı kişisel bağımlılığı ön plana çıkmaktadır. Bu anlamda işveren ile işçi arasında hiyerarşik bir bağ vardır. İş sözleşmesine dayandığı için hukuki, işçiyi kişisel olarak işveren bağladığı için kişisel bağımlılık söz konusudur.
İş sözleşmesinde bağımlılık unsurunun içeriğini; işverenin talimatlarına göre hareket etmek ve iş sürecinin ve sonuçlarının işveren tarafından denetlenmesi oluşturmaktadır. İşin işverene ait işyerinde görülmesi, malzemenin işveren tarafından sağlanması, iş görenin işin görülme tarzı bakımından iş sahibinden talimat alması, işin iş sahibi veya bir yardımcısı tarafından kontrol edilmesi, bir sermaye koymadan ve kendine ait bir organizasyonu olmadan faaliyet göstermesi, ücretin ödenme şekli kişisel bağımlılığın tespitinde dikkate alınacak yardımcı olgulardır. Sayılan bu belirtilerin hiçbiri tek başına kesin bir ölçü teşkil etmez. İşçinin, işverenin belirlediği şartlarda çalışırken, kendi gücünü kullanması, işverenin isteği doğrultusunda işin yapılması için serbest hareket etmesi bu bağımlılık ilişkisini ortadan kaldırmaz. Çalışanın işyerinde kullanılan üretim araçlarına sahip olup olmaması, kar ve zarara katılıp katılmaması, girişimcinin sahip olduğu karar verme özgürlüğüne sahip olup olmaması bağımlılık unsuru açısından önemlidir.
Tüzel kişilerde yönetim hakkı ile emir ve talimat verme yetkisi zorunlu olarak tüzel kişilerin temsilcileri aracılığıyla kullanılır. Bu bakımdan tüzel kişiler yönünden tüzel kişinin kendisi soyut işverene tüzel kişinin organı ise somut işveren sıfatını haizdir.
Ticaret şirketleriyle tüzel kişilerde somut işveren sıfatını taşıyan organ bir kurul olabileceği gibi tek başına bir kişiye verilen yetki çerçevesinde bir gerçek kişinin de organ sıfatını kazanması mümkündür.
Limited şirket, hisseli komandit ve kolektif şirketlerde şirketi yönetim yetkisi şirket ortaklarından birine bırakıldığında bu kişi müdür sıfatıyla kişi-organ sayılır. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 367. maddesine göre anonim şirketler yönünden de yönetim ve temsil yetkisinin yönetim kurulu üyelerine bırakılması halinde bu kişi ya da kişiler kişi-organ sıfatını kazanır. Bu açıdan bakıldığında tüzel kişi şirketi temsil ve yönetime yetkili kişi-organ sıfatını haiz kişiler doğrudan somut işveren olduğundan, kural olarak işçi sıfatını haiz olmazlar.
İş Kanunu’na tabi genel müdür olarak çalışanların aynı zamanda yönetim kurulu üyesi olmaları halinde ise, kişi- organ statüsünü haiz olup olmadığının araştırılması gerekir. Genel müdürün organ sıfatını kazanmaksızın yönetim kurulu üyesi olması halinde, yürütmekte olduğu genel müdürlük görevi sebebiyle iş ilişkisinin devam ettiği sonucuna varılmalıdır. Buna karşın şirketi temsil ve ilzama yetkili, kişi-organ sıfatı kazanılmışsa, işçi ve işveren sıfatı aynı kişide birleşemeyeceğinden iş ilişkisinin sona erdiği kabul edilmelidir.
Bir ihtilafın özel mahkeme olan iş mahkemesinin görevi kapsamında olması için tarafların işçi ve işveren ya da işçi işveren vekili olmaları, bunlar arasındaki ihtilafın aralarındaki hizmet sözleşmesinden kaynaklanması veya ihtilafın yukarıda belirtilen kanunlarda düzenlenmiş bulunması gerekmektedir.
Taraflardan birinin işçi veya işveren/işveren vekili olmaması ya da taraflar arasındaki ilişkinin hizmet-iş ilişkisi olmaması veyahut tarafların işçi-işveren/vekil sıfatının bulunmasına ve aralarında hizmet ilişkisinin mevcudiyetine rağmen ihtilafın hizmet akdinden kaynaklanmaması halinde ise görevli mahkeme iş mahkemesi olmayacaktır.
Bir hukuk mahkemesi olarak iş mahkemeleri, iş sözleşmesi veya İş Kanunu’ndan doğmuş olsa dahi idari ve cezai uyuşmazlıklara doğal olarak bakamayacağı gibi İş Kanunu kapsamı dışında kalan işçilerle onları çalıştıran işverenler arasındaki uyuşmazlıklara da, iş sözleşmesinden kaynaklanmış olsalar dahi, bakamayacaktır.

Bu sonuncu türden uyuşmazlıklar, tarafları işçi ve işveren, kaynağı da iş sözleşmesi olduğu halde iş uyuşmazlığı olarak nitelenemez ve bu itibarla da bu uyuşmazlıkları konu edinen davalar iş davası olarak değerlendirilemez; genel olarak hukuk uyuşmazlıkları ve hukuk davaları içinde yer alırlar.

İş kazasında, işveren dışında başka sorumlular varsa, işveren ile birlikte bu kişiler aleyhine de dava açılması durumunda dava yine İş Mahkemelerinde görülür.
İş kazasında, yalnızca işveren ve vekili dışındaki kişiler dava edilirse İş Mahkemeleri görevli değildir.
Zararlandırıcı olayın iş kazası sayılması, görevli mahkemenin belirlenmesi için yeterli olmayıp 5521 sayılı Yasanın 1. maddesinin öngördüğü koşulların ayrıca olayda gerçekleşmesi gerektiği de söz götürmez.
5362 sayılı yasanın 3. maddesinde belirtilen esnaf ve sanatkar faaliyeti kapsamında kalan işyerinde 4857 sayılı yasanın 4/ı bendi uyarınca, üç kişinin çalışması halinde bu işyeri iş kanunun kapsamının dışında kalmaktadır. Maddede, üç işçi yerine “üç kişi”den söz edilmiştir. Bu ifade, işyerinde bedeni gücünü ortaya koyan meslek ve sanat erbabını da kapsamaktadır. İşinde bedeni gücü ile çalışmakta olan esnaf dahil olmak üzere toplam çalışan sayısının üçü aşması durumunda işyeri, İş Kanunu’na tabi olacaktır.
2) İDARİ PARA CEZALARINA İTİRAZLAR İLE 5510 SAYILI KANUNUN GEÇİCİ 4 ÜNCÜ MADDESİ KAPSAMINDAKİ UYUŞMAZLIKLAR HARİÇ OLMAK ÜZERE SOSYAL GÜVENLİK KURUMU VEYA TÜRKİYE İŞ KURUMUNUN TARAF OLDUĞU İŞ VE SOSYAL GÜVENLİK MEVZUATINDAN KAYNAKLANAN UYUŞMAZLIKLARDA GÖREVLİ MAHKEME İŞ MAHKEMELERİDİR.
Sosyal Güvenlik Kurumu veya Türkiye İş Kurumu tarafından tesis edilen idari para cezaları ile 5510 sayılı 4’üncü maddesi kapsamındaki uyuşmazlıklar iş mahkemelerinin görevine girmez. Bu ihtilaflarda görevli mahkeme genel esaslara göre belirlenir. Bunlar dışında olup 5510 sayılı yasada düzenlenen ve Sosyal Güvenlik Kurumu veya Türkiye İş Kurumunun taraf olduğu iş ve sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklanan bütün uyuşmazlıklarda görevli mahkeme iş mahkemesidir.
İş mahkemelerinin görev alanına giren hukuk uyuşmazlıkları olarak iş uyuşmazlıkları, tarafları ve konusu kanunla belirlenmiş; yani belirli nitelikte uyuşmazlıklar olup, görev kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, içeriği keyfi surette doldurulamayacak uyuşmazlıklardır.

Bu nedenledir ki, bir hukuk mahkemesi olarak iş mahkemeleri, iş sözleşmesi veya İş Kanunundan doğmuş olsa dahi idari ve cezai uyuşmazlıklara doğal olarak bakamayacağı gibi İş Kanunu kapsamı dışında kalan işçilerle onları çalıştıran işverenler arasındaki uyuşmazlıklara da, iş sözleşmesinden kaynaklanmış olsalar dahi, bakamayacaktır.

Bu sonuncu türden uyuşmazlıklar, tarafları işçi ve işveren, kaynağı da iş sözleşmesi olduğu halde iş uyuşmazlığı olarak nitelenemez ve bu itibarla da bu uyuşmazlıkları konu edinen davalar iş davası olarak değerlendirilemez; genel olarak hukuk uyuşmazlıkları ve hukuk davaları içinde yer alırlar.
5510 sayılı Kanun’un 102. maddesi uyarınca düzenlenen idari para cezasının iptali için öncelikle tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde Kurumun ilgili ünitesine itiraz edilmeli, itirazı reddi hâlinde kararın kendilerine tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde yetkili idare mahkemesine başvurulmalıdır. Bununla birlikte eğer idari para cezasına ilişkin olarak ödeme emri düzenlenmiş ve ilgiliye ödeme emri tebliğ edilmiş ise artık idari para cezası bir Kurum alacağına dönüştüğünden ödeme emrinin iptali için 5510 sayılı Kanun’un 88. maddesi uyarınca iş mahkemelerinde dava açılacaktır.
Söz konusu kanunun uygulama yeri bulunmayan örneğin haksız fiilden ve sözleşmeye aykırılıktan kaynaklanan bir uyuşmazlıkta iş mahkemesinin görevinden bahsedilemeyecektir.
6352 sayılı Kanunun 39. maddesi ile 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesine son fıkra eklenerek “Birden fazla iş mahkemesi bulunan yerlerde, sosyal güvenlik hukukundan kaynaklanan davaların görüleceği iş mahkemeleri, Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından belirlenebilir.” Hükmü getirilmiş ve buna dayanılarak birden fazla iş mahkemelerinin bulunduğu yerlerde Hakimler ve Savcılar Kurulu Birinci Dairesi’nin 20 Kasım 2012 tarihli ve 2783 sayılı kararı ile Türkiye genelinde 15 ilde Sosyal Güvenlik Mahkemesi kurulması kabul edilmiş ve bu mahkemeler 01.01.2013 tarihinden itibaren 5510 sayılı Kanundan kaynaklanan uyuşmazlıklara bakmakla görevlendirilmişlerdir.
İş Mahkemelerinin bulunmadığı yerlerde iş davalarına bakmak üzere bir asliye hukuk mahkemesi görevlendirilir. İş davalarına bakmakla görevli asliye hukuk mahkemesine açılan dava "iş mahkemesi sıfatıyla" açılmamış ise, mahkeme görevsizlik kararı veremez. Bu durumda asliye hukuk mahkemesi tarafından, verilecek bir ara kararı ile davaya "iş mahkemesi sıfatıyla" bakmaya devam olunur.
3) DİĞER KANUNLARDA İŞ MAHKEMELERİNİN GÖREVLİ OLDUĞU BELİRTİLEN UYUŞMAZLIKLARDA GÖREVLİ MAHKEME İŞ MAHKEMELERİDİR.
İş mahkemelerinin görevli olduğu dava ve işlerle ilgili düzenlemeler sadece yukarıda yazılı kanunlarla sınırlı değildir. Bu nedenle özel diğer kanunlarda da iş mahkemelerinin görevli olduğu kabul edilebilmektedir. Örneğin, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 134. maddesi; 2822 sayılı “Toplu iş sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu”nun 66. Maddesi; 2821 sayılı Kanun'un 63. maddesi; 854 sayılı Deniz İş Kanunu’nun 46. maddesi; 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Yasası'nın 79. maddeleri uyarınca söz konusu yasalardan doğan uyuşmazlıklarda görevli mahkemenin iş mahkemesi olduğu kabul edilmiştir.
7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 3. maddesindeki düzenleme gereği; iş kazası veya meslek hastalıklarından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat davaları ile bu davalarla ilgili olarak talep edilebilecek tespit, itiraz veya rücu davaları hariç (söz konusu dava ve talepler zorunlu dava şartı arabuluculuğa tabi değildir ve davacı direkt iş mahkemesinde davasını açabilir) işçi veya işveren tarafından bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayalı açılacak tüm işçi veya işveren alacakları ve maddi tazminat davaları ile işe iade davalarında davacının (işçi veya işveren) doğrudan iş mahkemesinde dava açabilmesi mümkün değildir.
Söz konusu dava ve taleplerle ilgili olarak önce zorunlu dava şartı arabuluculuğa başvurulması ve arabuluculuk faaliyetinden başarı elde edilememesi gerekmektedir. Davacı, öncelikle bu faaliyeti tamamlayacak ve anlaşmama tutanağını eklemek suretiyle iş mahkemesinde işçi veya işveren alacakları ve maddi tazminat davaları ile işe iade davalarını açabilecektir.
Dava şartı arabuluculuğun zorunlu olduğu iş davaları, sadece maddede yazılı dava ve taleplerden ibarettir.
Davacı, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanağın aslını veya arabulucu tarafından onaylanmış bir örneğini dava dilekçesine eklemek zorundadır.

Bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde mahkemece davacıya, son tutanağın bir haftalık kesin süre içinde mahkemeye sunulması gerektiği, aksi takdirde davanın usulden reddedileceği ihtarını içeren davetiye gönderilir. İhtarın gereği yerine getirilmez ise dava dilekçesi karşı tarafa tebliğe çıkarılmaksızın davanın usulden reddine karar verilir. Arabulucuya başvurulmadan dava açıldığının anlaşılması hâlinde herhangi bir işlem yapılmaksızın davanın, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilir. İş mahkemelerinde basit yargılama usulü uygulanır.*

*Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Bulut - Adli Yargıda Dava Şartları, Seçkin Yayınları

Harun Bulut - Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi Seçkin Yayınları


Bizi Arayın